Kadın sözcüğünü duyduğumuzda kimimize olağan, kimimize de olağan dışı gelen çağrışımlar beliriverir zihnimizde. Bazen erkek egemenliğinin, erkek iktidarının sömürüsüyle, metalaştırmasıyla ortaya çıkan ezilmişlik; bezen de cinsellik oluverir bu çağrışımlar. Peki ama kadın dendiğinde zihnimizde oluşuveren çağrışımlar yüzeysel düşüncelerle mi ortaya çıkıverir yoksa derinlemesine yoğunlaşmalarla mı?Bence kadına yönelik yargılarda bulunabilmek için toplumların ilk ortaya çıkışına kadar inerek o süreçten günümüze kadar gelen zamanda toplumların kadına biçtiği rolleri bilerek birtakım karar verme, çağrışım yapma girişiminde bulunmak lazım.Yapılan bilimsel araştırmalar toplumun ilk çıkışının kadınla gerçekleştiğini göstermektedir. Zorlayan yaşam koşullarının insanları küçük topluluklar halinde yaşamaya sevk ettiğinde erkek doğaya ve hemcinslerine karşı vahşi bir savaş sürdürürken kadın annelik sezgilerinin etkisiyle kendisiyle beraber çocuğu için de yaşama sorumluluğunu üstlenirken yaşam karşısında erkeğe nazaran daha aktif duruyordu. Kadın koyduğu birtakım yasalarla erkeği topluma kazandırırken erkek de ancak kadının özellikle cinsel ve yiyecek kullanımına ilişkin koyduğu yasalara uyarak topluma girmeye hak kazanıyordu. Böylece insanoğlu gerek doğa koşullarına karşı durabilmek gerekse de karnını doyurabilmek için tamamıyla emek olgusuna dayalı bir toplumsallaşmaya doğru hızla ilerliyordu. Bu arada belirtmek lazım ki toplumsallaşma olgusunu yaratan nedenler bununla sınırlı değildi. Yaşam güdüsü ve ölüm korkusu bu nedenler içinde yadsınamayacak bir role sahiptirler.Kadınların doğurganlıkları sayesinde insan neslinin devamını sağlamaları onları toplumun temeli olarak karşımıza çıkarmaktadır. Bu doğurganlık olmadan insanın olamayacak olması, insan olmayınca birey, birey olmayınca grup, grup olmayınca da toplumun olamayacağını anımsarsak kadınlar için toplum temeli ifadesinin ne kadar doğru bir yargı olduğu karşımıza çıkmaktadır.Kadın bu özelliklerin kendisine sağladığı avantajlarla toplumun sosyalitesini düzenleyen yasalar oluşturmuştur. Anaerkil olarak tanımlanan bu süreçte kadın toplumun öncüsü konumuna gelmiştir. Zamanla toplumsallaşmanın gelişmesiyle birlikte ihtiyaç düzeyinin arttığını, bu artışın üretimi, üretimin de kabagücü ihtiyaç haline getirdiği görülmektedir. İşte anaerkillikten ataerkilliğe geçiş olarak karşımıza çıkan bu süreçte ilk kadın erkek çatışması ortaya çıkmıştır. Erkeğin kıskançlık içerisinde giriştiği bu savaştan kurnazlığı sayesinde galip çıkması toplumun kaderini değiştirmiştir. Üretimle birlikte fiziki gücünün farkına varan erkek kendi iktidarını geliştirerek, kadın üzerinde iktidarlaşarak kadın sömürüsüne adeta ilk adımı atmıştır. Sınıflı toplumun başlangıcı olan bu ataerkil sistemde yasalar artık erkekler tarafından konulmaya başlanmıştır. İlkellik ve uygarlık bir arada götürülmüş bunun adı da düzen konulmuştur.Kadının genel olarak toplumdaki rolünün değişiminin bu geçiş süreciyle gözler önüne serilmesinden sonra yine kadının toplumdaki rolü konusunda tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışını da unutmamak gerekir. Tanrıçalar çağında güzelliği, canlılığı ve düzeni temsil eden kadın tek tanrılı dinlerle erkeğin korunmasına muhtaç, erkeğin yaşamını renklendiren, erkeklerin cinsel dürtüleri körüklenmesin diye evlerin arka odalarına veya çarşafların arkasına sığınmak zorunda kalan edilgen varlıklar olarak karşımıza çıkmaktadır.Ayrıca kadın toplum ilişkisini irdelerken uygarlığın gelişim merkezi kabul edilen Yunan Site devletlerine de göz atmanın faydalı olacağı düşüncesindeyim.Demokrasinin, düşüncenin ve tartışma özgürlüğünün ortaya çıkış yeri olan bu devletlerde yurttaşların özgürlüğü kanunlarla güvence altına alınmış ancak yabancılar, köleler ve kadınlar yurttaştan sayılmamıştır.Tarih boyunca aydınlanma çağlarında bile sadece yazarlara esin kaynağı olmakla yetinen kadınların Fransız devrimiyle birlikte eşitlik ve insan hakları olgularının gelişimiyle toplumdaki yerleri sorgulanmaya başlanarak adeta yeniden varolmaya başlamışlardır.Bugün yaşadığımız dünyada nerdeyse en üst düzeyde yaşanan kapitalizm de her varlığı sömürdüğü gibi kadını da yaratılan porno kültürü, kadın bedeninin teşhiri ve sözde özgürleşme yanılsamasıyla bir ***** haline getirerek adeta sömürünün de ötesine geçmektedir.Bugünkü toplumsal yapıya, siyasete, iş yaşamına bakıldığında kadının kazandığı bazı yasalarla-ki bu yasaların kazanılışı da ayrıca bir araştırma konusudur- bu yapılarda aktif bir biçimde var olduğunu görmekteyiz. Aslında bu model sayılabilecek kadınlara baktığımızda bunların mantıkları, dilleri, yürekleriyle erkekleşen, erkeksi tipler olduklarını görmekteyiz.Bugünkü kadını ele aldığımızda sadece metalaşmanın değil militarist özelliğini yaşadığı toplumla bütünleştiren emperyalizmin kadını yedek güç olarak tanımlayarak toplumsallaşmanın temelinde var olan emek, paylaşım, zerafet, üretim gibi kadının özünü teşkil eden değerlerin özünden uzaklaştırmasını ve bugün özellikle medya yoluyla yayılan ve bizlerin bilinçlerinde yerini çoktan almış olan evinin kadını, kocasının karısı veya çocuğunun annesi gibi kavramlarla köleleştirilmesi de kadın açısından bugün var olan temel sömürülerden olduğunu görmekteyiz. Kimi yerlerde intiharlarla kimi yerlerde recm ile kimi yerlerde sadece mutfak robotu veya çocuk bakıcısı işleviyle karşımıza çıkan kadın sözde toplumun yararına bizzat erkek iktidarıyla sonuna kadar kullanılmaktadır. Tabi kapitalizmin şu ya da bu şekilde sunduğu birtakım maddi nimetlerinden yararlanarak bilinçlenmiş ve hatta benim bile bu yazıyı yazma bilincine ulaşmamı sağlamış kadınlardan bu noktada muhakkak söz etmek gerekmektedir. Bunca sömürü karşısında bilinçli birey olarak kalan ve insanları bilinçlendirmek için hayatını bu işe adayan ismini belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz kadınları mutlaka takdir etmek ve bu kadınlara olabildiğince katkı sunmak gerekmektedir.Özet olarak anaerkillikten ataerkilliğe geçişle başlayan sınıflı toplum yapısının kırılması ancak özünü yaşayan kadınların varolması ve kesinlikle sömürülmemesi, ezilmemesi gerekmektedir. Kadının ezilmediği, kendi olabildiği toplumlarda her birey kendisi olabilecek ve sömürmeden/sömürülmeden yaşamına devam edecektir. Bu tür bir açılımdan sonra umarım yazımın başında belirttiğim çağrışımlar bundan sonra hepimizin zihninde daha bir hassasiyetle belirecektir.
Ender Onur KÜNTEŞ
Mersin Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümü 3. sınıf öğrencisi
onurender@hotmail.com
NOT: Bu yazı selçuk üniversitesi sosyoloji bölümü resmi dergisi sosyologos'un kasım sayısında yayınlandığı haliyle yayınlanmıştır...